Annelik ve Kaygılar

Annelik ve Kaygılar

Biz anneler çok iyi biliriz ki kaygısız anne olmaz. Bir çocuğun dünyaya getirilme fikri annenin zihnine düştüğü andan itibaren, yani ortada çocuk bile yokken bu konuyla ilgili düşünce uğraşları başlayıverir. Hamile kalabilecek miyim, gebelik nasıl geçecek, midem çok bulanır mı, çok kilo alır mıyım, doğumu nasıl yapmalıyım, sezaryen yaparsam yetersiz bir anne mi olurum, doğumda canım yanar mı, çocuk sağlıklı mı olacak, sakatlığı olur mu, çocuğuma bir anne olarak yetebilecek miyim, sütüm yetiyor mu, mama mı versem, mama versem memeyi bırakır mı, büyümesi normal mi, aşısının vakti geldi mi, yoksa hiç aşı yaptırmasak mı, yiyeceklerinde kanserojen madde var mı, gelişimi normal mi, niye geç konuştu, otistik olmasın, kaç yaşında kreşe vermeli, yoksa bakıcı mı tutmalı, hangi okula gitmeli, hangi öğretmende okumalı, ödevini yaptı mı, arkadaşları iyi çocuklar mı, uyuşturucu kullanır mı, üniversiteyi kazanır mı, askerliği kötü bir yere düşer mi, evleneceği insan iyi çıkar mı, toruna kim bakacak…

 

Liste uzar gider. Peki bunlar çoğu annenin aklına geliyorsa bir annenin ‘kaygılı’ olduğuna nasıl karar vereceğiz? Yani tedaviye ihtiyaç var mı nereden anlayacağız? Herkesin zaman zaman aklına gelebilecek ve belki bir iki dakikada kafasından atabileceği bu fikirlerin annenin hayatının merkezinde olması ve bazen günlerce bu düşünceye takılıp kalması bu kaygının hastalık düzeyinde olabileceğini düşündürür. Bu düzeyde kaygısı olan annelere çevreden sıklıkla ‘çok fazla endişeleniyorsun, bu kadarı da fazla artık’ gibi tepkiler gelir. Bazen de anne bu kaygıların o kadar esiri olmuştur ki yaşadığı zihinsel stres ve yorgunluk sonucu işlev göremez ve çocuğun bakımını bile yerine getiremez hale gelmiştir. Bebeğine hangi memeden kaç ml süt verdiğinin kaydını tutup, hangi memeden emzirdiğinde daha çok gaz oluyordu hesapları yapan ya da gece üzeri açılırsa veya soluğu kesilirse diye çocuğunun başında saatlerce oturan ve uyumayan bir annenin ne kendine ne çocuğuna yetecek hali kalmamıştır artık… Hem anne, hem çocuk, hem de ailenin tamamının iyiliği için annenin iyileşmesi şarttır. Unutmamak gerekir ki bir çocuğun mutluluğu ve rahatlığı temelde annesinin mutluluğu ve rahatlığına bağlıdır.

 

Peki annelerde çok sık rastlanan yaygın kaygı bozukluğunun tedavisi nasıl yapılıyor? Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki anneler tedaviye genellikle epey geç başvurmakta. Bu kaygı halinin farkına varamamak, kaygıyı sevgi ve ihtimamla karıştırmak, kaygılı olduğunu fark ediyor olsa da zamanla geçeceğini ummak, çevreden gelen ‘kendi kendinin doktoru ol’ önerilerini dinlemek, eğer tedaviye giderse yetersiz bir anne olacağı fikrine kapılmak, emzirirken ilaç içmek zorunda kalırsam ne olur diye endişelenmek gibi sebepler tedaviyi geciktirmektedir.

 

Unutmamak gerekir ki psikiyatrik hastalıkların belirtileri fiziksel hastalıklar gibi tahlil ya da görüntüleme yöntemleriyle saptanamasa da bu hastalıklar ‘gerçektir’. Bunlar düşünerek yenilebilecek, zamanla geçiverecek, kendi kendinin doktoru olunabilecek hastalıklar değildir. Nasıl bir şeker hastası düşünerek şekerini düşüremiyorsa kaygı bozukluğu olan bir hasta da düşünerek kendini iyileştiremez. Bu hastanın yetersizliğinden kaynaklanmaz, bu hastalığın doğasıdır.

 

Hastalıkların tedavisi hastalığın kendisinden ziyade hastanın kendisine özgüdür. Bir kaygı bozukluğu hastası sadece psikoterapiyle, bir diğeri ilaç tedavisiyle, bir diğeri ise hem psikoterapi hem de ilaçla tedavi edilebilir. Tedavi rotasını çizmek için mutlaka detaylı bir psikiyatrik muayene şarttır. Emziren annelerin korkularından olan emzirirken ilaç kullanımı konusunda çeşitli görüşler bulunmakla birlikte benim şahsi prensibim emziren anneye ilaç vermemek yönünde..Annenin kaygısı çok çok yoğunsa ve annelik işlevlerini yerine getiremiyorsa emzirmeyi kesip ilaç başlamak düşünülebilir, böyle bir durum yoksa psikoterapiyle tedavi sürdürülebilir. Tedavinin bu noktasında emzirmenin devamı ya da ilaç başlama konusundaki kararı hastamla birlikte vermeyi yeğlerim.

 

Hepinize çocuğunuzla birlikte geçireceğiniz huzurlu ve mutlu günler diliyorum.

 

Dr. Makbule Esra Koçak